15 Nisan 2017 Cumartesi

1595 yılında III. Murat’ın iktidarının sonunda, Üsküdar’da camilerin birinde çalışan bir imam on dört yaşında güzel bir kızla evlenmiş. Genç kız kendisinden otuz beş kırk yaş büyük olan bu imamdan hoşlanmamış. Zaten adamın bir karısı daha varmış. Yeni eş, kısa zamanda kocasından bıkmış. O günlerde evin önünden geçen çok yakışıklı bir yeniçeri de genç kadını uzaklardan görüp, kaş-göz işaretleriyle kendisinden hoşlandığını belli etmiş. Derken bir akşamüstü imam camide namaz kıl...dırırken genç kadın, yakışıklı yeniçeriyi içeri almış. Büyük bir istekle birbirlerine sarılmışlar, öpüşmüşler. Yeniçeri, kadını kaçırmaya karar vermiş. Ertesi akşam karanlıkta yine imam evde yokken kadının kaçması üzerine anlaşmışlar.

Ertesi gün çapkın yeniçeri elinde bir makas ve birtakım da genç erkek giysileriyle, imamın evine gitmiş. Hemen kadının saçlarını kesmiş. Üzerine oğlan giysileri giydirmiş ve birlikte evden çıkmışlar. Yeniçeri, sevgilisini Üsküdar’da bir eve kapatmış. 

İmam, karısının kaçırıldığını anlayınca çılgına dönmüş. Bütün mahalleyi ayağa kaldırmış. İmam, o zaman karakol görevi gören, yeniçeri kolluğuna giderek durumu bildirmiş. Kolluktaki, çorbacı denen karakol amiri de telaşlanmış. Bütün bostancıları seferber etmiş ve yeniçeriyi aramaya başlamışlar. Yok, yok! Kimse izini bilmiyor.

Çorbacı, durumu Ferhat Ağa’ya anlatmış. O da telaşla Üsküdar’a gelerek kovuşturmaya el koymuş. Bütün yeniçerileri sorguya çekmişler. İçlerinden biri, kadını kaçıranın “Bitirim Ali” adında bir yeniçeri olduğunu söylemek zorunda kalmış. 

Bunun üzerine Ferhat Ağa, yanına çok sayıda bostancı ile gidip evi basmış. Ev bomboşmuş. Meğer bitirim Ali o akşam sevgilisiyle hamamdaymış. Bostancılar bu kez hamamı basmışlar bir de bakmışlar Bitirim Ali genç bir oğlanla kurna başında sevişiyor. Ali çırılçıplak, yanındaki oğlan ise peştamallı.

Ferhat Ağa, oğlanın üzerindeki peştamalı çekince bir de görsün? Harika bir kız!

Bostancılar, Bitirim Ali’yi kıskıvrak yakalamışlar; genç kadını da hamamın kapısına sürüklemişler. Orada birikmiş olan mahalle halkı da başlamış kızın üzerine taşları yağdırmaya… Zavallı gelin, hamamın önünde kanlar içinde car vermiş. 

Ferhat Ağa, Bitirim Ali’yi zindana kapatmış. Ardından şeyhülislamdan bir idam kararı almı. Sıra gelmiş Ali’nin idamına…

Ferhat Ağa ertesi gün Ali’yi zindandan aldırıp, Tophane’ye getirtmiş. Meydanın bir köşesine de bir havan topu yerleştirmiş. Toplanan halkın şaşkın bakışları altında Ali’yi çırılçıplak soymuşlar. Sonra çekiçle dizlerini, bileklerini kırmışlar. Sonra da iplerle sımsıkı bağlayarak bir çuvalın içine sokmuşlar. Sonra o çuvalı havan topunun ağzına yerleştirmişler. Bir süre sonra top ateşlenmiş. Bitirim Ali’nin cesedi parça parça gökyüzüne fırlatıldıktan sonra, sulara gömülmüş.
Ferhat Ağa’da “Melunun cezasını verdim” demiş ve eklemiş: “Bu, bütün ırz düşmanlarına örnek olsun!”

Hıfzı Topuz, Şanlı Kanlı Yıllar



13 Kasım 2016 Pazar



Mike Flynn hikâyesi

13.11.2016 Pazar
ABD'de başkanlık seçimi günü yazdığı bir yazıyla Fetullah Gülen'i "karanlık bir İslami mollaya" benzeten, Amerikan Savunma Bakanlığı İstihbarat Teşkilatı DIA'nın eski direktörü emekli Korgeneral Mike Flynn'ı anlatacağım.
Hafta içi Trump’ın geçiş dönemi ekibinde başkan yardımcılığına getirildi. Şimdi Trump’ın ulusal güvenlik ekibini oluşturuyor. Ve 20 Ocak’tan sonra da Ulusal Güvenlik Danışmanı ya da Ulusal İstihbarat (DNI) Direktörü olması bekleniyor. Önümüzdeki dönem Türk-Amerikan ilişkilerini de yönlendirecek Flynn’in öyküsü, aslında Trump’ın nasıl başkan seçildiğinin de bir özeti.

Adını ilk kez, bazı gazete yazılarından sonra yazıyı yazan kişilere telefon ettiğini öğrendiğimde duydum. O sıra DIA Direktörü’ydü. Ama ona rağmen beğendiği bir yorum olduğunda açıyor, uzun uzun fikir alışverişi yapıyordu. Afganistan ve Irak’ta yürüttüğü istihbarat operasyonlarıyla Pentagon’da bir efsane gibiydi. Ama aynı zamanda aksiydi. Bildiğini söylemekten çekinmeyen sert bir asker. Bu yüzden de 2014’te işinin başından gönderildi. Gönderen de, Türklerin iyi tanıdığı, 15 Temmuz’dan sonraki daha ilk hafta, gazetecilere darbe girişiminde Fetullah Gülen’in parmağı olduğuna dair suçlamaların “koku testini” geçmediğini söyleyebilen, Ulusal İstihbarat Direktörü James Clapper’dı.

*

HEP merak ettim. Neydi Flynn’in içeride yarattığı tartışma, niye uzaklaştırdılar diye. Onun cevabını da 2015’te öğrendim. 2012 Bingazi saldırıları için açıklanan DIA belgelerini gördüğümde. Amerikalıların Libya’daki büyükelçileri dahil dört personelinin radikal gruplar tarafından öldürüldüğü olay. Çünkü DIA’yı Flynn’in yönettiği dönem üretilen belgeleri incelediğimde, Amerikan askeri istihbaratının Bingazi’de o gece neler yaşandığını dönemin Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın olayı örtbas etme çabalarına rağmen daha hemen başında doğru tespit ettiğini ve dahası, Suriye ve Irak’ta yaşanan çöküntüyü de ta 2012 sonbaharında öngördüğünü fark ettim. Kusursuz bir çalışmaydı. 100 sayfa tutan belgeleri detaylı bir biçimde inceleyip 24 Mayıs 2015’te “Libya belgeleri” başlığıyla bir yazı haline getirdim. İsim yazmadım. Ama Flynn’di.

Sonra uzun süre adını duymadım Flynn’in. Ta ki, Rusya’ya gidip Rusya Devlet Başkanı Putin’le aynı masada yan yana oturduğunu ve Rusların televizyon kanalı RT’ye bir mülakat verdiğini okuyuncuya kadar. Washington’daki neo-conlar köpürüyorlardı. Ve ABD Ordusu’na 33 yıl hizmet veren, sayısız madalya alan bir askerinin sadakatini sorguluyorlardı. Ancak sorun, 17 bin kişinin çalıştığı, 142 ülkede temsilciliği olan ABD askeri istihbaratını yönetirken, Flynn’in Beyaz Saray’ın onayıyla Rusya’ya gidip Rus istihbarat binasına ilk giren Amerikalı yetkili olduğunu, içeride Rus analistlere bir brifing verdiğini atlıyorlardı. Ayrıca başka bir çarpıcı ayrıntı Flynn, Türkiye’nin Kasım 2015’te Rus uçağını düşürmesi konusunun tartışıldığı, Aralık 2015’teki RT mülakâtında, Türkiye’yi de DEAŞ’ın yabancı savaşçılarının geçişini ve karaborsada petrol satmasını yeterince engellemediği için eleştiriyordu. Yani bu konuda da Obama Yönetimi’yle paralel bir çizgideydi.

*

NEO-conların o Rus seyahati yüzünden Flynn’e saldırmalarının asıl başka bir nedeni vardı tabii. Çünkü Cumhuriyetçi Parti’de başkan adaylığı için önseçim sezonu yaklaşıyordu. Flynn de 2105 yazından beri ekibinden gelen bir teklifle Trump’a dış politika danışmanlığı yapıyordu. Yani politikaya girmişti. Nasıl buldu tüm bu insanları, kim akıl verdi bilmiyorum. Ama Trump, Washington’daki düzen yanlıların sevmediği, dışladığı, işinden ettiği ne kadar adam varsa toplamış, maverick’lerden (genel kabul gören kurallara uymayan) oluşan bir ekip kurmuştu kendine. Flynn de işte bu ekibin ulusal güvenlik lideri olmuştu. Sonra öyle alıştı ki Flynn de. O sert asker siyasete öyle bir giriş yaptı ki. Yüz yüze görüşemedik. Ama Cumhuriyetçilerin kurultayı için Cleveland’da olduğum hafta kürsüye çıkıp son derece provokatif bir konuşma yaptığına tanık oldum. Değişmişti. İçerideki insanlara “Hillary’yi hapsedin” diye tezahürat yaptırıyordu. Niye mi? Hayır, kişisel e-posta adresinde devletin gizli bilgilerini tuttuğu için değil. Bingazi yüzünden.

*

HERKES bir tercihte bulundu bu seçimde. Gülenciler nasıl Hillary Clinton’ın kampanya direktörü John Podesta’nın kardeşi Tony Podesta’yı “Alliance for Shared Values” adlı örgütleri üzerinden 12 Mayıs 2016’da Kongre’de kendileri için lobi yapsın diye tuttularsa, Türk-Amerikan İş Konseyi’nin Başkanı Ekim Alptekin gibi işadamları da Flynn gibi Trump’ın ekibinden isimlerle anlaştı bu dönem. Flynn’in emekli olduktan sonra kurduğu Flynn Intel şirketiyle 15 Eylül 2016’da yaklaşık 100 bin dolarlık bir anlaşma yaptı Alptekin. Nitekim o anlaşmayı da, Flynn’in 8 Kasım’da Kongre yayın organı Hill’de yazdığı Gülen makalesinin ardından, neo-conları yayın organı Daily Caller duyurdu herkese. Lobicilere savaş açma vaadiyle gelen Trump’ın sağ kolu, Türklerle ticari anlaşma yapıp yazı yazıyor, suçlamasıyla.

*

FLYNN’le çarşamba akşamı görüştüm. New York’taki Trump Tower’da. Ve yaklaşık 10 dakika kadar konuştuk. Yine son derece mütevazı, son derece kontrollüydü. Ama Gülen yazısını konuştuğumuzda hissettim. Seçimi kazanacaklarını bilseydi, o yazıyı yazar mıydı, emin olamadım. Hayır, içerikte hiçbir tereddütü yoktu. Flynn, Obama’nın uyarılarına rağmen “radikal İslam” ifadesini kullandığı için uzaklaştırıldı. Gülencileri de başından beri bir “terör ağı” olarak değerlendiriyordu. Ve şimdi Ankara’dakiler çok mutlu ama Suriye ve Irak’ta DEAŞ’ı büyüten faktörler konusunda da fikirleri hiçbir zaman değişmedi. Ama işte doğrusu Flynn gibi birinin de, parayla politik etki satın almaya çalışanlara daha farklı yaklaşması gerekirdi. Şimdi Flynn’le birlikte bambaşka bir dönem başlıyor Washington’da. Trump’ın kendine bir hanedanlık kurmasını, damadını, çocuklarını geçiş ekibine eklemesini, işin magazinini sonra konuşuruz. Ama öyle bir dönüşüm yaşanacak ki, o kadar insan Washington’da işsiz kalacak ki... Asıl hikâye, Flynn’in bu kentten alacağı intikam. Portresi de o yüzden önemli.


Hürriyet - Tolga Tanış...

Birde 2012 Libya'da yaşananlar ile ilgili Amerikan propagandası da olsa bir film öneriyim... http://www.imdb.com/title/tt4172430/

4 Ağustos 2016 Perşembe


Tevfik Fikret- Elbet Sabah Olacaktır

Sıdıka’nın ardından babasının ölümü Fikret’i perişan etmişti. İşte o sıralarda Abdülhamit’e büyük bir suikast girişimi oldu ve Fikret bundan esinlenerek “Bir Lahza-i Teahhur” (bir anlık gecikme) şiirini yazdı. Bu, Fikret’e karşı büyük bir saldırı kampanyasına neden oldu.

Suikast girişimi şöyle oldu. Bütün dünyada milliyetçilik akımlarının gelişmesine paralel olarak Osmanlı İmparatorluğu içindeki Ermeniler de 19. Yüzyılın ikinci yarısında İngiltere’den ve Rusya’dan da destek bularak bağımsızlık eylemlerine girişmişlerdi. 1876’da imzalanan Berlin Antlaşması’nın bir maddesinde de Osmanlılar Doğu’daki Ermenilerin durumunu iyileştirecek bir takım önlemlere başvurmayı kabul etmişler, ama hiçbir şey yapmamışlardı.

Ermeni komitacıların bunun üzerine, Doğu’da Vilayeti Sitte diye adlandırılan bir Ermenistan kurmak için eylemlere giriştiler. Önce Erzurum’da sonra Kayseri’de, Yozgat’ta, Çorum’da Merzifon’da, Sason’da, Van’da birtakım terör eylemleri gerçekleştirdiler. Bu olayları Taşnak komitacıları düzenliyordu. Amaç ülkede huzursuzluk yaratarak yabancı ülkelerin desteğiyle bağımsızlığa ulaşmaktı. Abdülhamit ise Ermenilere karşı uzlaşmaz bir politika güdüyor, en ufak bir ödün vermeye yanaşmıyordu. Ermeniler bu eylemlerinde İttihatçıların da desteğini sağlamaya çalıştılar, ama tutturamadılar.

Ermeni komitacılar öte yandan yabancı anarşistlerle ilişki kurdular. Belçikalı anarşist Edward Joris adında birini İstanbul’a çağırdılar. Suikastta kullanılacak bombaların bir arabaya yerleştirilmesine ve bir Cuma günü hünkar Yıldız’da Hamidiye Camisinden çıkıp arabasına binerken patlatılmasına karar verildi.

Bunun için Viyana’ya bir araba ısmarlandı. Araba parça parça gümrükten geçirildikten sonra İstanbul’da monte edildi. Bombalar arabanın altına yerleştirildi. Arabaya Cehennem Bombası adı verildi. Bomba patladığı zaman çevredeki bütün araçlar ve insanlar yok olacaktı.

Önce denemeler yapıldı. Polonezköyde yapılan ilk deneme terör eyleminin çok başarılı olacağı saptandı. Bütün Ermeni anarşistler olayda görev alıyorlardı. İşin ilginç yanı da srayın bu hazırlıkları hiç duymamış olmasıydı.

Cehennem Bombası 21 temmuz 1905 günü padişah camiden çıktıktan bir dakika 42 saniye sonra arabasına gireceği sırada patlatılacaktı. Olayın tanığı olan Abdülhamid’in kızı Ayşe Sultan o gün gördüklerini ve yaşadıklarını şöyle anlatacaktır: “17 yaşındaydım, bir Cuma günüydü. Hava pek güzeldi. Niyetim Selamlık törenini seyrettikten sonra arabamla bir gezinti yapmaktı. Tuhaf bir raslantı eseri olarak o gün saraydan benden başka kimse çıkmamıştı. Saray dışından gelen yakınlarımın arasında yalnız amcam Kemalettin Efendi’nin kızı Münire Sultan vardı.

Arabalar sıraya dizildi. Hazır ol borusu çalındı. Yaverlerden Kenan Paşa’yı, uzaktan binektaşında gördüm. Tam bu sırada saat kulesi yönünden şiddetli bir patlama sesi geldi. Ses toptan daha kuvvetli ve dehşetliydi. Bizim araba sarsıldı. Yanımda oturan mürebbiyem ve karşımda oturan Nevinur Kalfayla Allah Allah! Diye bağırmaya başladık.

Caminin avlusu bir anda karmakarışık oldu. Her taraf toz duman içinde kaldı. Ortalığa havadan takur tukur bir şeyler yağıyor, saat kulesinin taşları dökülüyordu. Kenan Paşa’nın başından aşağı tahtalar düşüyordu. Şaşkına dönmüştüm. Birben bire babam aklıma geldi. “Babam babam!” diye haykırarak ağlamaya başladım.

Yanımdaki ağalar “Şahadet getiriniz, gökten bir şey düştü” diyorlardı. O anda merdivenin üçüncü basamağında duran babamı gördüm. Ellerini açarak gür sesiyle, “Korkmayınız, korkmayınız heres yerinde dursun!” diye bağırdı. Onu gören askerler ve zabitler hemen yerlerini almaya başladılar. Babam “Telaş etmeyin, izdihamdan kimse incinmesin” diyerek arabasına bindi. Burhanettin Efendi biraderim de koşarak arabaya girdi. Babam dizginleri ele alarak arabayı yokuşa sürdü.

Avusturya – Macaristan Büyükelçisi Baron Von Calice misafirhaneyi hümayunun penceresinden sarkmış “Vive le Sultan!” (Yaşasın Sultan) diye bağırıyordu. Babam arabayla Yıldız sarayına çıkıp mabeyini hümayuna girdi ama aşağıdaki manzara çok acıklıydı. Parmaklıklar yıkılmıştı. Birkaç jandarma yerde yatıyordu. Seyisler arabamın atlarını getirip arabaya koştular. Yukarıya doğru ilerlerken yerde yatan insanları ve atları gördükçe gözlerimi kapıyor, sinir buhranından ağlıyordum.

Haremin kapısına gelince önde annem olmak üzere saray halkı beni karşıladı. Herkes “Efendimizi gördün mü?” diye soruyordu. Annemin kucağına atılıp ağlamaya başladım. Bir yandan da “Valideciğim, efendimizi gözlerimle gördüm, Mabeyin’e geldi” diyordum. Zavallı annem hem ağlıyor, hem Allah’a şükrediyordu.

Babam gelinceye kadar hepimiz orada bekledik. Gelince sırayla elini öperek “Geçmiş olsun efendimiz,” dedik o da “Hamdolsun bunu da atlattık, Allah bizi kurtardı” dedi. Benim kalbimde yalnız Allah korkusu vardır. Bir hadise olmadan önce onu önlemek için telaş ederim ama tehlikenin içinde bulunduğumu hissedersem ateşe bile atılmaktan çekinmem.

Sonra elini paltosunun cebine soktu. Birtakım demir ve taş parçaları çıkarıp bize gösterdi. “Bakınız bunlar ceplerime girmiş” dedi. “Bunları yadigar olarak müzemde saklayacağım. O gün 80’den fazla ölü ve yaralı olduğu söyleniyordu. Büyük kardeşim Selim Efendi’nin emektar lalası Bahattin Bey de ölenler arasındaydı. Biraderimin fesini delen bir maden parçası zavallı ihtiyarın başına saplanmıştı. Babam Mabeyin’de bir tahkikat komisyonu oluşturdu. Suikastı yapanların Taşnak cemiyeti üyesi oldukları ve başlarında da Jıris adında bir anarşistin olduğu belirlendi.

Babam az zaman sonra Joris’i affetmiş, kendisine büyük bağışlarda bulunmuş ve memleketine dönmesine izin vermiştir. O da babama teşekkür ederek bundan sonra kendisine hizmette bulunacağına and içmiş ve dediği de hizmetlerde bulunmuştur.”

Gerçekte olayın perde arkası şuydu… Komitacılar padişahı havaya uçurduktan sonra Babıali’yi Galata Köprüsünü, Tüneli, Osmanlı Bankasını ve yabancı elçilikleri de bombalayarak İstanbul’da tam bir törer havası yaratacaklar ve Avrupa devletlerinin işe el koyarak Ermeni sorununu çözmesini isteyeceklerdi, ama olmadı. Abdülhamid’in kurtulmasının nedeni de şöyleydi. Hünkar tam camiden çıkarken Şeyhülislam Cemalettin Efendiyle birkaç dakika İstanbul’a gelmiş olan Mekke emirini tanıtmış ve bu görüşme birkaç dakikalık gecikmeye neden olmuştu.

Olayda o gün 26 kişi ölmüş, 58 kişi de yaralanmıştı. Yaralıların dördü de gazeteciydi. Suikastçıların birkaçı da ölenler arasındaydı. Belçikalı anarşist zaptiye nezaretinde sıkıştırılınca, suç ortaklarını teker teker ele verdi. Kellesini kurtarmak için yaptıklarından pişman olduğunu söyledi. Bu kadarla kalmadı, bundan sonra Avrupa ülkelerinde hünkarın hizmetinde, ajan olarak çalışmaya söz verdi.

Sarayın bu işe aklı yattı, neden olmasın? Ünlü bir anarşisti hafiye olarak kullanacaklardı. Adama 500 altın verdiler ve birtakım görevlerle Avrupa’ya yolladılar. Bu olay hünkarın iyilikseverliği olarak gösterildi.

Tevfik Fikret ülkedeki bütün kötülüklerin Abdülhamidten geldiğini inanıyordu. İttihatçıların çoğu da öyle düşünüyordu. Abdülhamit gidince yerine kim gelirse gelsin yeni bir düzenin kurulacağı kanısındaydılar. Abdülhamid kendi kendine tahtından inecek biri değildi. Ya eceliyle ölecek ya da bir suikastta kurban gidecekti. Suikast haberi duyulunca pek çok insan gibi Fikret de önce çok sevindi, sonra suikastın başarısızlığına üzüldü. Yani Fikret için sorun Ermeni teröristlerin başarısı değil, hünkarın yok edilmesiydi. İşte o çoşku içinde “ Bir Lahza-i Teahhur” şiirini yazdı. Şu dizeler vardır o şiirde;

Ey şanlı avcı tuzağını boş yere kurmadın
Attın… Fakat ne yazık ki yazıklar ki vuramadın

Bu şiirden dolayı Fikret bir anarşist övmekle suçlanmıştır. Ama Fikret hiçbir zaman ne devleti yıkmaya kalkmış ne de halkı ülkede anarşi yaratmaya çağırmıştır. O şiir eşitsizliğe, adaletsizliğe, sömürü düzenine bir başkaldırıydı.  


15 Aralık 2013 Pazar

30 Ekim 2013 Çarşamba

Harry Potter / Viktor Krum - Tuna Bulgar Hakan'ı Krum Han


      Dünya çapında milyonların okuduğu, filmlerinin gişe rekorları kırdığı Harry Potter serisinde takip edenlerin bileceği gibi kitaplarda Bulgar asıllı olduğu söylenen bir karakter yer alıyor. Victor Krum... Gerek quidditch'te  ki (süpürgeler üzerinde oynanan bir büyücü sporu) dünya çapında başarısı gerek üç büyücü Turnuvasına katılması bakımından büyücü dünyasınca tanınan bilinen sert yapılı bir karakter.Bu karakterin Bulgar olmasının ve adının Krum olmasının yazarımız J.K. Rowling'in öylesine yazdığı bir şey olduğunu düşünüyorsanız şu ana kadar yanılmaktaydınız.
   
    http://tr.wikipedia.org/wiki/Krum_Han Vikipedi maddesini de eklediğim bu kişiyse Rowling'ten ve Harry Potter'dan asırlar önce yaşamış gerçek bir kişilik ve hükümdar. Evet bir Bulgar ve sert bir lider Krum. İki doğu roma imparatorunu öldürmesinin yanında eğer ki ölmese/öldürülmeseydi İstanbul'u kuşatmayı planladığı çok açık. Kim bilir belki de 814 senesinde bir başka Türk devleti ve lideri Konstantinopolis'i Fatih Sultan Mehmet'ten 600 sene önce feth edicekti.

Not-  Evet tarihte ki Bulgar devletleri Türk'tür ve kendileri Attila'nın torunlarıdırdır.


3 Haziran 2013 Pazartesi



Hayatınızı değiştirmesini beklemiyorum bir kısa animasyonun ama en azından bir kaç dakika da olsa kendinizi ve çevrenizi sorgulamanıza sebep olacak ise ne mutlu bana ve bu animasyonu yapana.

steve cutts

30 Mayıs 2013 Perşembe

Obezite Gerçekleri

Obezite ve Ekonomi

Hollanda'da yapılan bir araştırmaya göre obezler ve sigara içenlerin sağlık sistemi açısından daha ekonomik olduğu iddia edilmektedir. Sigara içenler ve obezler daha az yaşadığı için kısa dönemde sağlık maliyetleri yüksek olsa da uzun dönemde sağlıklı insanlara göre daha az sağlık maliyeti olduğu sonucu çıkmaktadır. Sigara kullanımı ve obezitenin yol açtığı hastalıkların tedavilerinin ileri yaşlarda ortaya çıkan alzheimer gibi hastalıklara oranla çok düşük maliyetle olması sebep olarak gösterilmektedir. Araştırmaya göre Hollanda sağlık sistemi her obezite kişi başına erken ölüm neden ile 50.000 $ (2007) tasarruf etmektedir. Amerika obeziteyle savaşta yıllık 250.000.000 $ para harcamaktadır.

Şimdi Amerikanın Obezite ile savaşmayı bu kadar çok istemesi ve bu kadar çok para dökmesinin arkasında ciddi paralar kazanan ilaç firmalarının olduğunu düşünürsek yanılmış olur muyuz acaba? Sonuçta Alzheimer gibi veya başka yaşlılık ile alakalı hastalığı olan bir insan ölene kadar senelerce bir sürü ilaç tüketmekte hem de aralıksız her gün.