Tevfik Fikret- Elbet Sabah Olacaktır
Sıdıka’nın ardından babasının ölümü Fikret’i perişan
etmişti. İşte o sıralarda Abdülhamit’e büyük bir suikast girişimi oldu ve
Fikret bundan esinlenerek “Bir Lahza-i Teahhur” (bir anlık gecikme) şiirini
yazdı. Bu, Fikret’e karşı büyük bir saldırı kampanyasına neden oldu.
Suikast girişimi şöyle oldu. Bütün dünyada milliyetçilik
akımlarının gelişmesine paralel olarak Osmanlı İmparatorluğu içindeki Ermeniler
de 19. Yüzyılın ikinci yarısında İngiltere’den ve Rusya’dan da destek bularak
bağımsızlık eylemlerine girişmişlerdi. 1876’da imzalanan Berlin Antlaşması’nın
bir maddesinde de Osmanlılar Doğu’daki Ermenilerin durumunu iyileştirecek bir
takım önlemlere başvurmayı kabul etmişler, ama hiçbir şey yapmamışlardı.
Ermeni komitacıların bunun üzerine, Doğu’da Vilayeti Sitte
diye adlandırılan bir Ermenistan kurmak için eylemlere giriştiler. Önce
Erzurum’da sonra Kayseri’de, Yozgat’ta, Çorum’da Merzifon’da, Sason’da, Van’da
birtakım terör eylemleri gerçekleştirdiler. Bu olayları Taşnak komitacıları
düzenliyordu. Amaç ülkede huzursuzluk yaratarak yabancı ülkelerin desteğiyle
bağımsızlığa ulaşmaktı. Abdülhamit ise Ermenilere karşı uzlaşmaz bir politika
güdüyor, en ufak bir ödün vermeye yanaşmıyordu. Ermeniler bu eylemlerinde
İttihatçıların da desteğini sağlamaya çalıştılar, ama tutturamadılar.
Ermeni komitacılar öte yandan yabancı anarşistlerle ilişki
kurdular. Belçikalı anarşist Edward Joris adında birini İstanbul’a çağırdılar.
Suikastta kullanılacak bombaların bir arabaya yerleştirilmesine ve bir Cuma
günü hünkar Yıldız’da Hamidiye Camisinden çıkıp arabasına binerken
patlatılmasına karar verildi.
Bunun için Viyana’ya bir araba ısmarlandı. Araba parça parça
gümrükten geçirildikten sonra İstanbul’da monte edildi. Bombalar arabanın
altına yerleştirildi. Arabaya Cehennem Bombası adı verildi. Bomba patladığı
zaman çevredeki bütün araçlar ve insanlar yok olacaktı.
Önce denemeler yapıldı. Polonezköyde yapılan ilk deneme
terör eyleminin çok başarılı olacağı saptandı. Bütün Ermeni anarşistler olayda
görev alıyorlardı. İşin ilginç yanı da srayın bu hazırlıkları hiç duymamış
olmasıydı.
Cehennem Bombası 21 temmuz 1905 günü padişah camiden
çıktıktan bir dakika 42 saniye sonra arabasına gireceği sırada patlatılacaktı.
Olayın tanığı olan Abdülhamid’in kızı Ayşe Sultan o gün gördüklerini ve
yaşadıklarını şöyle anlatacaktır: “17 yaşındaydım, bir Cuma günüydü. Hava pek
güzeldi. Niyetim Selamlık törenini seyrettikten sonra arabamla bir gezinti
yapmaktı. Tuhaf bir raslantı eseri olarak o gün saraydan benden başka kimse
çıkmamıştı. Saray dışından gelen yakınlarımın arasında yalnız amcam Kemalettin
Efendi’nin kızı Münire Sultan vardı.
Arabalar sıraya dizildi. Hazır ol borusu çalındı.
Yaverlerden Kenan Paşa’yı, uzaktan binektaşında gördüm. Tam bu sırada saat
kulesi yönünden şiddetli bir patlama sesi geldi. Ses toptan daha kuvvetli ve
dehşetliydi. Bizim araba sarsıldı. Yanımda oturan mürebbiyem ve karşımda oturan
Nevinur Kalfayla Allah Allah! Diye bağırmaya başladık.
Caminin avlusu bir anda karmakarışık oldu. Her taraf toz
duman içinde kaldı. Ortalığa havadan takur tukur bir şeyler yağıyor, saat
kulesinin taşları dökülüyordu. Kenan Paşa’nın başından aşağı tahtalar
düşüyordu. Şaşkına dönmüştüm. Birben bire babam aklıma geldi. “Babam babam!”
diye haykırarak ağlamaya başladım.
Yanımdaki ağalar “Şahadet getiriniz, gökten bir şey düştü”
diyorlardı. O anda merdivenin üçüncü basamağında duran babamı gördüm. Ellerini
açarak gür sesiyle, “Korkmayınız, korkmayınız heres yerinde dursun!” diye
bağırdı. Onu gören askerler ve zabitler hemen yerlerini almaya başladılar.
Babam “Telaş etmeyin, izdihamdan kimse incinmesin” diyerek arabasına bindi.
Burhanettin Efendi biraderim de koşarak arabaya girdi. Babam dizginleri ele
alarak arabayı yokuşa sürdü.
Avusturya – Macaristan Büyükelçisi Baron Von Calice misafirhaneyi
hümayunun penceresinden sarkmış “Vive le Sultan!” (Yaşasın Sultan) diye
bağırıyordu. Babam arabayla Yıldız sarayına çıkıp mabeyini hümayuna girdi ama
aşağıdaki manzara çok acıklıydı. Parmaklıklar yıkılmıştı. Birkaç jandarma yerde
yatıyordu. Seyisler arabamın atlarını getirip arabaya koştular. Yukarıya doğru
ilerlerken yerde yatan insanları ve atları gördükçe gözlerimi kapıyor, sinir
buhranından ağlıyordum.
Haremin kapısına gelince önde annem olmak üzere saray halkı
beni karşıladı. Herkes “Efendimizi gördün mü?” diye soruyordu. Annemin kucağına
atılıp ağlamaya başladım. Bir yandan da “Valideciğim, efendimizi gözlerimle
gördüm, Mabeyin’e geldi” diyordum. Zavallı annem hem ağlıyor, hem Allah’a
şükrediyordu.
Babam gelinceye kadar hepimiz orada bekledik. Gelince
sırayla elini öperek “Geçmiş olsun efendimiz,” dedik o da “Hamdolsun bunu da
atlattık, Allah bizi kurtardı” dedi. Benim kalbimde yalnız Allah korkusu
vardır. Bir hadise olmadan önce onu önlemek için telaş ederim ama tehlikenin
içinde bulunduğumu hissedersem ateşe bile atılmaktan çekinmem.
Sonra elini paltosunun cebine soktu. Birtakım demir ve taş
parçaları çıkarıp bize gösterdi. “Bakınız bunlar ceplerime girmiş” dedi.
“Bunları yadigar olarak müzemde saklayacağım. O gün 80’den fazla ölü ve yaralı
olduğu söyleniyordu. Büyük kardeşim Selim Efendi’nin emektar lalası Bahattin
Bey de ölenler arasındaydı. Biraderimin fesini delen bir maden parçası zavallı
ihtiyarın başına saplanmıştı. Babam Mabeyin’de bir tahkikat komisyonu
oluşturdu. Suikastı yapanların Taşnak cemiyeti üyesi oldukları ve başlarında da
Jıris adında bir anarşistin olduğu belirlendi.
Babam az zaman sonra Joris’i affetmiş, kendisine büyük
bağışlarda bulunmuş ve memleketine dönmesine izin vermiştir. O da babama
teşekkür ederek bundan sonra kendisine hizmette bulunacağına and içmiş ve
dediği de hizmetlerde bulunmuştur.”
Gerçekte olayın perde arkası şuydu… Komitacılar padişahı
havaya uçurduktan sonra Babıali’yi Galata Köprüsünü, Tüneli, Osmanlı Bankasını
ve yabancı elçilikleri de bombalayarak İstanbul’da tam bir törer havası
yaratacaklar ve Avrupa devletlerinin işe el koyarak Ermeni sorununu çözmesini
isteyeceklerdi, ama olmadı. Abdülhamid’in kurtulmasının nedeni de şöyleydi.
Hünkar tam camiden çıkarken Şeyhülislam Cemalettin Efendiyle birkaç dakika
İstanbul’a gelmiş olan Mekke emirini tanıtmış ve bu görüşme birkaç dakikalık
gecikmeye neden olmuştu.
Olayda o gün 26 kişi ölmüş, 58 kişi de yaralanmıştı.
Yaralıların dördü de gazeteciydi. Suikastçıların birkaçı da ölenler
arasındaydı. Belçikalı anarşist zaptiye nezaretinde sıkıştırılınca, suç
ortaklarını teker teker ele verdi. Kellesini kurtarmak için yaptıklarından
pişman olduğunu söyledi. Bu kadarla kalmadı, bundan sonra Avrupa ülkelerinde
hünkarın hizmetinde, ajan olarak çalışmaya söz verdi.
Sarayın bu işe aklı yattı, neden olmasın? Ünlü bir anarşisti
hafiye olarak kullanacaklardı. Adama 500 altın verdiler ve birtakım görevlerle
Avrupa’ya yolladılar. Bu olay hünkarın iyilikseverliği olarak gösterildi.
Tevfik Fikret ülkedeki bütün kötülüklerin Abdülhamidten
geldiğini inanıyordu. İttihatçıların çoğu da öyle düşünüyordu. Abdülhamit
gidince yerine kim gelirse gelsin yeni bir düzenin kurulacağı kanısındaydılar.
Abdülhamid kendi kendine tahtından inecek biri değildi. Ya eceliyle ölecek ya
da bir suikastta kurban gidecekti. Suikast haberi duyulunca pek çok insan gibi
Fikret de önce çok sevindi, sonra suikastın başarısızlığına üzüldü. Yani Fikret
için sorun Ermeni teröristlerin başarısı değil, hünkarın yok edilmesiydi. İşte
o çoşku içinde “ Bir Lahza-i Teahhur” şiirini yazdı. Şu dizeler vardır o şiirde;
Ey şanlı avcı tuzağını boş yere kurmadın
Attın… Fakat ne yazık ki yazıklar ki vuramadın
Attın… Fakat ne yazık ki yazıklar ki vuramadın
Bu şiirden dolayı Fikret bir anarşist övmekle suçlanmıştır.
Ama Fikret hiçbir zaman ne devleti yıkmaya kalkmış ne de halkı ülkede anarşi
yaratmaya çağırmıştır. O şiir eşitsizliğe, adaletsizliğe, sömürü düzenine bir
başkaldırıydı.