4 Ağustos 2016 Perşembe


Tevfik Fikret- Elbet Sabah Olacaktır

Sıdıka’nın ardından babasının ölümü Fikret’i perişan etmişti. İşte o sıralarda Abdülhamit’e büyük bir suikast girişimi oldu ve Fikret bundan esinlenerek “Bir Lahza-i Teahhur” (bir anlık gecikme) şiirini yazdı. Bu, Fikret’e karşı büyük bir saldırı kampanyasına neden oldu.

Suikast girişimi şöyle oldu. Bütün dünyada milliyetçilik akımlarının gelişmesine paralel olarak Osmanlı İmparatorluğu içindeki Ermeniler de 19. Yüzyılın ikinci yarısında İngiltere’den ve Rusya’dan da destek bularak bağımsızlık eylemlerine girişmişlerdi. 1876’da imzalanan Berlin Antlaşması’nın bir maddesinde de Osmanlılar Doğu’daki Ermenilerin durumunu iyileştirecek bir takım önlemlere başvurmayı kabul etmişler, ama hiçbir şey yapmamışlardı.

Ermeni komitacıların bunun üzerine, Doğu’da Vilayeti Sitte diye adlandırılan bir Ermenistan kurmak için eylemlere giriştiler. Önce Erzurum’da sonra Kayseri’de, Yozgat’ta, Çorum’da Merzifon’da, Sason’da, Van’da birtakım terör eylemleri gerçekleştirdiler. Bu olayları Taşnak komitacıları düzenliyordu. Amaç ülkede huzursuzluk yaratarak yabancı ülkelerin desteğiyle bağımsızlığa ulaşmaktı. Abdülhamit ise Ermenilere karşı uzlaşmaz bir politika güdüyor, en ufak bir ödün vermeye yanaşmıyordu. Ermeniler bu eylemlerinde İttihatçıların da desteğini sağlamaya çalıştılar, ama tutturamadılar.

Ermeni komitacılar öte yandan yabancı anarşistlerle ilişki kurdular. Belçikalı anarşist Edward Joris adında birini İstanbul’a çağırdılar. Suikastta kullanılacak bombaların bir arabaya yerleştirilmesine ve bir Cuma günü hünkar Yıldız’da Hamidiye Camisinden çıkıp arabasına binerken patlatılmasına karar verildi.

Bunun için Viyana’ya bir araba ısmarlandı. Araba parça parça gümrükten geçirildikten sonra İstanbul’da monte edildi. Bombalar arabanın altına yerleştirildi. Arabaya Cehennem Bombası adı verildi. Bomba patladığı zaman çevredeki bütün araçlar ve insanlar yok olacaktı.

Önce denemeler yapıldı. Polonezköyde yapılan ilk deneme terör eyleminin çok başarılı olacağı saptandı. Bütün Ermeni anarşistler olayda görev alıyorlardı. İşin ilginç yanı da srayın bu hazırlıkları hiç duymamış olmasıydı.

Cehennem Bombası 21 temmuz 1905 günü padişah camiden çıktıktan bir dakika 42 saniye sonra arabasına gireceği sırada patlatılacaktı. Olayın tanığı olan Abdülhamid’in kızı Ayşe Sultan o gün gördüklerini ve yaşadıklarını şöyle anlatacaktır: “17 yaşındaydım, bir Cuma günüydü. Hava pek güzeldi. Niyetim Selamlık törenini seyrettikten sonra arabamla bir gezinti yapmaktı. Tuhaf bir raslantı eseri olarak o gün saraydan benden başka kimse çıkmamıştı. Saray dışından gelen yakınlarımın arasında yalnız amcam Kemalettin Efendi’nin kızı Münire Sultan vardı.

Arabalar sıraya dizildi. Hazır ol borusu çalındı. Yaverlerden Kenan Paşa’yı, uzaktan binektaşında gördüm. Tam bu sırada saat kulesi yönünden şiddetli bir patlama sesi geldi. Ses toptan daha kuvvetli ve dehşetliydi. Bizim araba sarsıldı. Yanımda oturan mürebbiyem ve karşımda oturan Nevinur Kalfayla Allah Allah! Diye bağırmaya başladık.

Caminin avlusu bir anda karmakarışık oldu. Her taraf toz duman içinde kaldı. Ortalığa havadan takur tukur bir şeyler yağıyor, saat kulesinin taşları dökülüyordu. Kenan Paşa’nın başından aşağı tahtalar düşüyordu. Şaşkına dönmüştüm. Birben bire babam aklıma geldi. “Babam babam!” diye haykırarak ağlamaya başladım.

Yanımdaki ağalar “Şahadet getiriniz, gökten bir şey düştü” diyorlardı. O anda merdivenin üçüncü basamağında duran babamı gördüm. Ellerini açarak gür sesiyle, “Korkmayınız, korkmayınız heres yerinde dursun!” diye bağırdı. Onu gören askerler ve zabitler hemen yerlerini almaya başladılar. Babam “Telaş etmeyin, izdihamdan kimse incinmesin” diyerek arabasına bindi. Burhanettin Efendi biraderim de koşarak arabaya girdi. Babam dizginleri ele alarak arabayı yokuşa sürdü.

Avusturya – Macaristan Büyükelçisi Baron Von Calice misafirhaneyi hümayunun penceresinden sarkmış “Vive le Sultan!” (Yaşasın Sultan) diye bağırıyordu. Babam arabayla Yıldız sarayına çıkıp mabeyini hümayuna girdi ama aşağıdaki manzara çok acıklıydı. Parmaklıklar yıkılmıştı. Birkaç jandarma yerde yatıyordu. Seyisler arabamın atlarını getirip arabaya koştular. Yukarıya doğru ilerlerken yerde yatan insanları ve atları gördükçe gözlerimi kapıyor, sinir buhranından ağlıyordum.

Haremin kapısına gelince önde annem olmak üzere saray halkı beni karşıladı. Herkes “Efendimizi gördün mü?” diye soruyordu. Annemin kucağına atılıp ağlamaya başladım. Bir yandan da “Valideciğim, efendimizi gözlerimle gördüm, Mabeyin’e geldi” diyordum. Zavallı annem hem ağlıyor, hem Allah’a şükrediyordu.

Babam gelinceye kadar hepimiz orada bekledik. Gelince sırayla elini öperek “Geçmiş olsun efendimiz,” dedik o da “Hamdolsun bunu da atlattık, Allah bizi kurtardı” dedi. Benim kalbimde yalnız Allah korkusu vardır. Bir hadise olmadan önce onu önlemek için telaş ederim ama tehlikenin içinde bulunduğumu hissedersem ateşe bile atılmaktan çekinmem.

Sonra elini paltosunun cebine soktu. Birtakım demir ve taş parçaları çıkarıp bize gösterdi. “Bakınız bunlar ceplerime girmiş” dedi. “Bunları yadigar olarak müzemde saklayacağım. O gün 80’den fazla ölü ve yaralı olduğu söyleniyordu. Büyük kardeşim Selim Efendi’nin emektar lalası Bahattin Bey de ölenler arasındaydı. Biraderimin fesini delen bir maden parçası zavallı ihtiyarın başına saplanmıştı. Babam Mabeyin’de bir tahkikat komisyonu oluşturdu. Suikastı yapanların Taşnak cemiyeti üyesi oldukları ve başlarında da Jıris adında bir anarşistin olduğu belirlendi.

Babam az zaman sonra Joris’i affetmiş, kendisine büyük bağışlarda bulunmuş ve memleketine dönmesine izin vermiştir. O da babama teşekkür ederek bundan sonra kendisine hizmette bulunacağına and içmiş ve dediği de hizmetlerde bulunmuştur.”

Gerçekte olayın perde arkası şuydu… Komitacılar padişahı havaya uçurduktan sonra Babıali’yi Galata Köprüsünü, Tüneli, Osmanlı Bankasını ve yabancı elçilikleri de bombalayarak İstanbul’da tam bir törer havası yaratacaklar ve Avrupa devletlerinin işe el koyarak Ermeni sorununu çözmesini isteyeceklerdi, ama olmadı. Abdülhamid’in kurtulmasının nedeni de şöyleydi. Hünkar tam camiden çıkarken Şeyhülislam Cemalettin Efendiyle birkaç dakika İstanbul’a gelmiş olan Mekke emirini tanıtmış ve bu görüşme birkaç dakikalık gecikmeye neden olmuştu.

Olayda o gün 26 kişi ölmüş, 58 kişi de yaralanmıştı. Yaralıların dördü de gazeteciydi. Suikastçıların birkaçı da ölenler arasındaydı. Belçikalı anarşist zaptiye nezaretinde sıkıştırılınca, suç ortaklarını teker teker ele verdi. Kellesini kurtarmak için yaptıklarından pişman olduğunu söyledi. Bu kadarla kalmadı, bundan sonra Avrupa ülkelerinde hünkarın hizmetinde, ajan olarak çalışmaya söz verdi.

Sarayın bu işe aklı yattı, neden olmasın? Ünlü bir anarşisti hafiye olarak kullanacaklardı. Adama 500 altın verdiler ve birtakım görevlerle Avrupa’ya yolladılar. Bu olay hünkarın iyilikseverliği olarak gösterildi.

Tevfik Fikret ülkedeki bütün kötülüklerin Abdülhamidten geldiğini inanıyordu. İttihatçıların çoğu da öyle düşünüyordu. Abdülhamit gidince yerine kim gelirse gelsin yeni bir düzenin kurulacağı kanısındaydılar. Abdülhamid kendi kendine tahtından inecek biri değildi. Ya eceliyle ölecek ya da bir suikastta kurban gidecekti. Suikast haberi duyulunca pek çok insan gibi Fikret de önce çok sevindi, sonra suikastın başarısızlığına üzüldü. Yani Fikret için sorun Ermeni teröristlerin başarısı değil, hünkarın yok edilmesiydi. İşte o çoşku içinde “ Bir Lahza-i Teahhur” şiirini yazdı. Şu dizeler vardır o şiirde;

Ey şanlı avcı tuzağını boş yere kurmadın
Attın… Fakat ne yazık ki yazıklar ki vuramadın

Bu şiirden dolayı Fikret bir anarşist övmekle suçlanmıştır. Ama Fikret hiçbir zaman ne devleti yıkmaya kalkmış ne de halkı ülkede anarşi yaratmaya çağırmıştır. O şiir eşitsizliğe, adaletsizliğe, sömürü düzenine bir başkaldırıydı.